Şenol Hoca Üzerine..
Türkiye Dünya Kupası’nda var mıydı? Yoktu sanırım. Elemeleri geçemedik. Hımmmm… O halde 2002’de Dünya Üçüncüsü oluşumuzun küçümsenmesi haklıymış!..
* * *
Biz, 2002’de tam da Dünya Kupası’nı almak üzereyken Şenol Güneş yüzünden üçüncülük ile “yetinmek” (!) zorunda kalmıştık değil mi? Saçı bozuktu, takım elbisesi kötüydü, kenarda duruşu sakildi.. Dudaklarını iyice büzüp, işaret parmağını gözümüze sokar gibi sallamaktan bile acizdi bu adam yahu! Gerçekten kötü bir teknik direktördü. Dünya Üçüncüsü olmamızın ayrıca ne önemi vardı ki, biz her dünya kupasında benzer dereceler ile avunuyorduk zaten. Misal, söyleyince hemen hatırlayacaksınız, bir Macaristan maçımız vardı, Puşkaş’lara falan dar etmiştik sahayı. 1956’da idi herhalde ama olsun, “Yakın Tarih” denilen bir kavram var canım!..
Kaleciliği de vasattı zaten. o kadar yıl futbol oynadı, 11 yıla 7 şampiyonluk sığdırdı, futbolu bıraktığı sezonda dahi ligin en az gol yiyen kalecisi idi ama bunların hepsi hikaye. “Berlin Panteri” olabildi mi canım kardeşim? Aynı “Panter”in yedi – sekiz gol yediği milli maçlarının da olması neden önemli olsun ki? Ne yani eskiden televizyon yoktu diye büyüklerimiz bize yalan mı konuşuyor da vasat kalecileri panter, manter diye yutturmaya kalkıyorlar? Bu nasıl bir münafık düşüncedir!..
* * *
Türkiye, garip bir ülke. Cahiliye devrinden kalma, “Kendi yapar kendi tapar” âdetinden sıyrılamamış “yalnız ve güzel ülkem”de birileri, bizleri, kendi yazdığı tarihe inanmaya zorluyor.
Oysa, düşünen beyinler için, sorgulamadan elde edilen inancın bir hiç mertebesinde olduğu gerçeğinden, onlardan çok daha fazla haberdarız. Türkiye’de futbol alanında “Devrim” diye bir şey olmuşsa, “Büyük düşünmeyi öğrenme” bunun miladı olarak anlaşılmalıdır. Bu da, Galatasaray’ın Derwall’i alışı ile başlamış, Mustafa Denizli ve Fatih Terim ile devam etmiş ve çatlasanız da patlasanız da Şenol Güneş’le en üst noktasına ulaşmıştır.
Şenol Güneş’ten önce sayılan isimler kulüp takımları ile bu süreci başlattılar, Güneş ise aynı süreci Milli Takım düzeyine taşıdı. Ancak diğer isimler Türk kamuoyunca genel kabul görürken Güneş’in ismi hiçbir zaman sıcak karşılanmadı. Bunda elbette Şenol Güneş’in Trabzonlu oluşunun ve futbol endüstrisini tekellerinde bulundurmaya alışkın “Egemen sınıf”ın, inisiyatifi ellerinden kaydırma kaygısının büyük rolü vardı.
Bu kaygı, mezkûr tayfaya, rakip kaleye çekilen bir şutun dahi büyük coşkuyla karşılandığı milli maçları bir anda unutturup, Dünya Üçüncülüğünü küçümseme, hatta aşağılama komikliğini bile sergiletti. Ancak unuttukları bir şey vardı, o da, bugünün gençlerinin kendilerinden çok daha fazla okur – yazar olduğu gerçeğiydi. Düşünen, sorgulayan, araştıran, bulan, bulduğu ile yetinmeyip daha fazlasını isteyen bu gençler, önlerine konulan tabaktaki kokmuş yemeği yemeyi reddettiler. Güneş bu ülkede, taraflı tarafsız herkesin beğenisini, hatta beğenisinden çok daha ötesi saygısını kazanmış bir teknik adam olarak yoluna devam ediyorsa, bunu, kendini “Yok sayma”ya koşullanmış at gözlüklü İstanbul medyasına rağmen yapıyor.
* * *
Şimdi biz Trabzonspor camiası olarak Güneş hakkında yeni bir sınavdan daha geçmek zorunda bırakılıyoruz.
Güneş ile başlayacağımız her sezon öncesi oynanan oyunlar yavaş yavaş kendini göstermeye başladı bile. Trabzonspor’dan gelen teklifi kabul etmezden önce kendisiyle yaptığımız sayısız sohbetlerin hemen tamamında söylediğim gibi, Trabzonsporluluğu kullanılmaya çalışılıyor. “Tam anlamıyla profesyonel düşünebilecek misin ağabey?” demiştim de, gülmüş ve “Sence mümkün mü?” diye sormuştu. “O halde gelme” demiştim ben de. “Çünkü eninde sonunda kaybeden yine sen olacaksın.”
Henüz durum o aşamaya gelmedi. Ancak gelebileceğine dair kuvvetli sinyaller verilmeye başlandı bile. Bu anlamda, sorumluluktan kurtulmak ve kurban isteyen ilahların önüne birilerini sunmak arzusundan kendilerini sıyıramamış dar düşünceliler ile kendisine yıllarca “Yok Adam” muamelesi yapan İstanbul medyasının çok da bir farkı yok aslında. Hatta denilebilir ki, birincisi ikincisinden çok daha tehlikeli.
Yol henüz yakın. Yakınken, medya aracılığı ile mesaj vermek gibi son derece yersiz ve yakışıksız alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp, birileri, Güneş’e yük olmanın değil, O’nun yükünü hafifletmenin hesaplarını yapmaya başlasa hepimiz için iyi olacak gibime geliyor.
Güneş, bizim için bir “Kaya”dır. Yaslandığı yerin “Dağ” olmasını beklemek de hakkıdır sanırım.